neredeyse her sabah geçerim Hüseyin Amca’nın yanından.
ona günaydın derim gülümseyerek; bazen de durur onunla sohbet eder kedileri severim o beslerken. bu sabah yanından geçerken bi baktım üzgün, günaydını bi buruk dedi.
hayrola amcam dedim ne oldu ; bu sabah gidememiş bakkala, alamamış kedilere sosis; “ aç kalacaklar” dedi. dedim ki dur sen, besleyeceğiz kedilerini.
gittim onun bakkalından – yolun karşısındaydı hemen- onun aldığı sosislerden aldım; yanına geldim Hüseyin Amca’nın.
evet adı Hüseyin ‘di ben biliyordum taa ilk sordugumdan beri adını. ancak o her günaydınımızda hele de sohbet ediyorsak eğer, bana bi kez daha soruyordu ismimi ve her defasında anlatıyordu bana bir Pomak ve adı Sabriye olan kaybettiği eşini. adımla geçmişe gidiyordu her seferinde ve gözlerine hüzün ve diline başka bir dua iniyordu. bugün yine sormustu adımı…
neyse, sosislerle geldiğimde yanına gözlerindeki hüzün, pırıltıya dönüştü; AN’a geri geldi güzelce; anılarının seyahatinden.
gözlerinde gördüğüm o pırıltıyı hep görmek icin her sabah yapabilirim dedim içimden bunu. hemen elimdeki paketleri aldı ve hafif paslı makası ile onları açmaya ve sosisleri besmele ile kedilere atmaya başladı sayarak. “sayılı atıyorum çünkü bu mafya grubu var ya” diyerek karşısındaki bi kac dişli kediyi gösteriyordu, o grubun hakkından fazlasını yemesini istemiyordu.
onun bu dedikleri ile bu sefer ben, çocukluğuma gittim.
ailecek nadir gittiğimiz deniz kenarı gezmelerinden birinde elimde ekmekle kenarda durmuş ekmeği kırıntılayarak balıklara atıyordum, birkaç balık açıkta hiç ekmek kırıntılarına ulaşamıyor ve diğer balıkların kuyruklarınca itekleniyordu; çocukça kızmış ve mafya balıklara “ e siz yediniz yaa çekilin, bırakın biraz da bunlar yesin “ diyerek öteki balıkların olduğu yere gidip ekmek kırıntılarını o zavallı aç balıklara atmıştım.
hayatım da hep bu şekilde geçmiş; çocukluğum, yetişkinliğimdeki haksızlığa duruşumu belirlemişti. bu kez benim gözlerime indi o sevgi dolu hüzünlü buğu ve silkinip Hüseyin Amca’nın kedilerine baktım, çocukluğumu o deniz kıyısından çekerek AN’a.
ona günaydın derim gülümseyerek; bazen de durur onunla sohbet eder kedileri severim o beslerken. bu sabah yanından geçerken bi baktım üzgün, günaydını bi buruk dedi.
hayrola amcam dedim ne oldu ; bu sabah gidememiş bakkala, alamamış kedilere sosis; “ aç kalacaklar” dedi. dedim ki dur sen, besleyeceğiz kedilerini.
gittim onun bakkalından – yolun karşısındaydı hemen- onun aldığı sosislerden aldım; yanına geldim Hüseyin Amca’nın.
evet adı Hüseyin ‘di ben biliyordum taa ilk sordugumdan beri adını. ancak o her günaydınımızda hele de sohbet ediyorsak eğer, bana bi kez daha soruyordu ismimi ve her defasında anlatıyordu bana bir Pomak ve adı Sabriye olan kaybettiği eşini. adımla geçmişe gidiyordu her seferinde ve gözlerine hüzün ve diline başka bir dua iniyordu. bugün yine sormustu adımı…
neyse, sosislerle geldiğimde yanına gözlerindeki hüzün, pırıltıya dönüştü; AN’a geri geldi güzelce; anılarının seyahatinden.
gözlerinde gördüğüm o pırıltıyı hep görmek icin her sabah yapabilirim dedim içimden bunu. hemen elimdeki paketleri aldı ve hafif paslı makası ile onları açmaya ve sosisleri besmele ile kedilere atmaya başladı sayarak. “sayılı atıyorum çünkü bu mafya grubu var ya” diyerek karşısındaki bi kac dişli kediyi gösteriyordu, o grubun hakkından fazlasını yemesini istemiyordu.
onun bu dedikleri ile bu sefer ben, çocukluğuma gittim.
ailecek nadir gittiğimiz deniz kenarı gezmelerinden birinde elimde ekmekle kenarda durmuş ekmeği kırıntılayarak balıklara atıyordum, birkaç balık açıkta hiç ekmek kırıntılarına ulaşamıyor ve diğer balıkların kuyruklarınca itekleniyordu; çocukça kızmış ve mafya balıklara “ e siz yediniz yaa çekilin, bırakın biraz da bunlar yesin “ diyerek öteki balıkların olduğu yere gidip ekmek kırıntılarını o zavallı aç balıklara atmıştım.
hayatım da hep bu şekilde geçmiş; çocukluğum, yetişkinliğimdeki haksızlığa duruşumu belirlemişti. bu kez benim gözlerime indi o sevgi dolu hüzünlü buğu ve silkinip Hüseyin Amca’nın kedilerine baktım, çocukluğumu o deniz kıyısından çekerek AN’a.
gülümsedim amcaya ve hayır duasını aldım elini öpüp, duayı gönlüme koydum; o da bana uzaklaşırken sakın “eksik etme kızım duanı kendi dilinde” dedi anlamıştı yine beni, bir sonraki tanışmamıza kadar. Ulucami’nin yanındaki yerinde bıraktım onu kedileri ile.
bi keresinde yine yeniden tanıştıktan sonra bana “onu ayakta tutanın sattıklarından kazandıkları değil, nefes aldığı müddetçe hayata verdikleri” oldugunu söylemişti. Nazım’ın dizeleri gibi geldi söyledikleri Hüseyin Amca’nın.
ne diyordu Nazım Yaşamaya Dair şiirinde ;
“…yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı, yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin, hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil, ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için, yaşamak yanı ağır bastığından. ..”
sBrY
12.12.2019
bi keresinde yine yeniden tanıştıktan sonra bana “onu ayakta tutanın sattıklarından kazandıkları değil, nefes aldığı müddetçe hayata verdikleri” oldugunu söylemişti. Nazım’ın dizeleri gibi geldi söyledikleri Hüseyin Amca’nın.
ne diyordu Nazım Yaşamaya Dair şiirinde ;
“…yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı, yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin, hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil, ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için, yaşamak yanı ağır bastığından. ..”
sBrY
12.12.2019

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder