tehlikeli oyunlar oynuyoruz hergün kendimizle, birbirimizle.
korkularımız kanat çırparken semalarımızda, cesareti gönlümüzün en
mahrem yerinde saklıyoruz kötü gunler için. Kötü günlerde kullanıyoruz
onu. kötü günler iki nokta üst üste; gereksiz bir kavga, ayrılık,
ümitsiz bir aşk...
minik minik kağıtlara yazarken kaçak
kelimelerimizi cesaretimiz her nasılsa coşuyor da...biri bu kağıtları
sehven bulup okuduğunda, o kağıtlar bir arkadaşımızın varsa
kardeşimizin, abi ya ablamızın cesaretinin iyeligine geçiyor bizim
büyük övgülerimizle. evlatlık veriyoruz cesaretli tarafimizi
utancımıza. evden çıkarken elimize okunmak için tutuşturulan, bir
mektuptan çıkmış olan ya da bir arkadaşınızın yolda görüp size verdiği
ve bu kadar işinizin arasında okumayı unuttuğunuz bir kağıt parçası
oluyor cesaretimiz o yazıyı bulup okuyanın ellerinde. bu olaydan sonra
kelimelerimiz, isimsiz bir kağıt parçasında asılı, saklanıyor
unutulmanın pençelerinde. oyunun kuralı bu çünkü : KENDİNOLAMAZSIN...
tehlikeli
oyunlar oynuyoruz. büyük kentlerde insanlardan kaçan güvercinler,
serçeler gibi kaçıyoruz kendimizden. kaçtıkça yaklaştıklarımız iki
ayaklı liman şehirler oluyor. "merhaba" , "nasılsın", "kendine iyi
bak", diyor o şehirler bize. onlara cevap verirken fark ediyoruz ki
kaçılan bir liman şehriyiz biz de. "sana da merhaba", "iyiyim, sen?", "
sen de kendine iyi bak" derken bu oyunu kuralları ile oynamanın
dikenli rahatlığıyla "bu da tamam" diyerek devam ediyoruz oyunumuza...
adı
hergün her saat değişebiliyor tehlikeli oyunumuzun. saklambaç oluyor
bazen. sevgiyi bizi bulması icin EBE yapıyoruz. oysa O gözü kapalı
sayarken biz, sek sek oynayarak yılları atlıyoruz tek ayak üzerinde
çizgilere basmadan...
hepimiz ama hepimiz fark etmeden
bir nefer gibi hareket ediyoruz oyunda. öyle ki; çelik çomaktaki çomak
olup fırlatılıyoruz oradan oraya. ardımızda bizi yakalamak için
koşturansa direnci kalmamış yalnızlığımız oluyor...
bir
kırk yıl kadar gözü kapalı duvara dayalı olarak sayı saymış olan
sevgi; " önüm arkam SOBE" deyip gözlerini açtığında; kendini, çelik
çomak oynamaktan yorulmuşların bulunduğu bir içki sofrasında, aşkın
koluna girmiş ve seksin kucağında fotoğraflanirken buluveriyor. o, fark
etmeden herşeyiyle tüketmiş, her hale sokmuştuk biz sevgiyi gazete
manşetlerinde, garsoniyerlerde, magazinlerin satır aralarında...
eee
işte kendi gitmiş adı kalmıştı yadigar sevginin. aslında o da bence
İsa gibi sadece bu dünyadan çekildi daha fazla ölmemek için içimizde.
sevgi, ellerine ayaklarına çaktığımız çivilerin sızısını bırakıp
içimize, yukarı yükseldi ve geldiği yerden bize bakarak onsuz yaşamımızı
" kelime" siyle hayatımızı seyrediyor şimdi...
aslında
yahuda gibi suçluyuz hepimiz.onun İsa'ya yaptığını biz sevgiye yapmış,
yerini göstermiştik onun, yok etmeleri için oyunun çivili çarkları
içinde. yokedicilerse oyuncular / oyun kurucular...
oyunumuzun
dini haline getirip değiştirdiğimiz, her hale soktuğumuz, çeşitli
çevirilerini yaptığımız sevgi; şimdi, cibilliyetinden faydalanılarak
yarattığımız, çıkarlarla yaşayışımızı yukarıdan izlemekte...
tehlikeli
bir oyun oynuyoruz arkadaşlar biz kelimelerle. herşeyi kelimelere
bıraktık, yaşıyoruz. sevgikelimesi, umutkelimesi, aşkkelimesi,
sevişmekkelimesi...vs. sadece dublörlerle çevrilen bir film ne kadar
etkili olabilirse; sadece kelimelerle de o kadar etkili bizim
yaşamımız. yaşamımız artık TEHLİKELİ bir OYUN. oyunun kuralı :
KENDİNOLAMAZSIN...
sabriye miray köroğlu - 1999
"oğuz atay'ın 'tehlikeli oyunlar' kitabı okunduktan sonra yazılmıştır. kendisini saygi ile aniyorum."