5 Nisan 2018 Perşembe

emekleyen yazılar - 2

tehlikeli oyunlar oynuyoruz hergün kendimizle, birbirimizle. korkularımız kanat çırparken semalarımızda, cesareti gönlümüzün en mahrem yerinde saklıyoruz kötü gunler için. Kötü günlerde kullanıyoruz onu. kötü günler iki nokta üst üste; gereksiz bir kavga, ayrılık, ümitsiz bir aşk...

minik minik kağıtlara yazarken kaçak kelimelerimizi cesaretimiz her nasılsa coşuyor da...biri bu kağıtları sehven bulup okuduğunda, o kağıtlar bir arkadaşımızın varsa kardeşimizin, abi ya ablamızın cesaretinin iyeligine geçiyor bizim büyük övgülerimizle. evlatlık veriyoruz cesaretli tarafimizi utancımıza. evden çıkarken elimize okunmak için tutuşturulan, bir mektuptan çıkmış olan ya da bir arkadaşınızın yolda görüp size verdiği ve bu kadar işinizin arasında okumayı unuttuğunuz bir kağıt parçası oluyor cesaretimiz o yazıyı bulup okuyanın ellerinde. bu olaydan sonra kelimelerimiz, isimsiz bir kağıt parçasında asılı, saklanıyor unutulmanın pençelerinde. oyunun kuralı bu çünkü : KENDİNOLAMAZSIN...

tehlikeli oyunlar oynuyoruz. büyük kentlerde insanlardan kaçan güvercinler, serçeler gibi kaçıyoruz kendimizden. kaçtıkça yaklaştıklarımız iki ayaklı liman şehirler oluyor. "merhaba" , "nasılsın", "kendine iyi bak", diyor o şehirler bize. onlara cevap verirken fark ediyoruz ki kaçılan bir liman şehriyiz biz de. "sana da merhaba", "iyiyim, sen?", " sen de kendine iyi bak" derken bu oyunu kuralları ile oynamanın dikenli rahatlığıyla "bu da tamam" diyerek devam ediyoruz oyunumuza...

adı hergün her saat değişebiliyor tehlikeli oyunumuzun. saklambaç oluyor bazen. sevgiyi bizi bulması icin EBE yapıyoruz. oysa O gözü kapalı sayarken biz, sek sek oynayarak yılları atlıyoruz tek ayak üzerinde çizgilere basmadan...

hepimiz ama hepimiz fark etmeden bir nefer gibi hareket ediyoruz oyunda. öyle ki; çelik çomaktaki çomak olup fırlatılıyoruz oradan oraya. ardımızda bizi yakalamak için koşturansa direnci kalmamış yalnızlığımız oluyor...

bir kırk yıl kadar gözü kapalı duvara dayalı olarak sayı saymış olan sevgi; " önüm arkam SOBE" deyip gözlerini açtığında; kendini, çelik çomak oynamaktan yorulmuşların bulunduğu bir içki sofrasında, aşkın koluna girmiş ve seksin kucağında fotoğraflanirken buluveriyor. o, fark etmeden herşeyiyle tüketmiş, her hale sokmuştuk biz sevgiyi gazete manşetlerinde, garsoniyerlerde, magazinlerin satır aralarında...

eee işte kendi gitmiş adı kalmıştı yadigar sevginin. aslında o da bence İsa gibi sadece bu dünyadan çekildi daha fazla ölmemek için içimizde. sevgi, ellerine ayaklarına çaktığımız çivilerin sızısını bırakıp içimize, yukarı yükseldi ve geldiği yerden bize bakarak onsuz yaşamımızı " kelime" siyle hayatımızı seyrediyor şimdi...

aslında yahuda gibi suçluyuz hepimiz.onun İsa'ya yaptığını biz sevgiye yapmış, yerini göstermiştik onun, yok etmeleri için oyunun çivili çarkları içinde. yokedicilerse oyuncular / oyun kurucular...

oyunumuzun dini haline getirip değiştirdiğimiz, her hale soktuğumuz, çeşitli çevirilerini yaptığımız sevgi; şimdi, cibilliyetinden faydalanılarak yarattığımız, çıkarlarla yaşayışımızı yukarıdan izlemekte...

tehlikeli bir oyun oynuyoruz arkadaşlar biz kelimelerle. herşeyi kelimelere bıraktık, yaşıyoruz. sevgikelimesi, umutkelimesi, aşkkelimesi, sevişmekkelimesi...vs. sadece dublörlerle çevrilen bir film ne kadar etkili olabilirse; sadece kelimelerle de o kadar etkili bizim yaşamımız. yaşamımız artık TEHLİKELİ bir OYUN. oyunun kuralı : KENDİNOLAMAZSIN...

sabriye miray köroğlu - 1999
"oğuz atay'ın 'tehlikeli oyunlar' kitabı okunduktan sonra yazılmıştır. kendisini saygi ile aniyorum."

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder