otururken kalkarken ne düşünüyoruz biz sürekli? bir plan var mı
aklımızda yoksa gün ne getirirse isimli krokiye uyanlardan yani an ne
gerektirise onu yapanlardan mıyız?
sabah kalktığımızda
mesela, güneşin şakşakçısı kuşlar bütün gece sessizliğinin acısını
çıkartırcasına konuşurken penceremizde - ki bu genelde hep serçe olur
şehirlerde- kalkıp perdelerimizi açmak yerine, mutfağa gidip koyu acı
kahve içenlerden miyiz ki acaba biz, leziz bir kahvaltı yapmak yerine
???
acizleştik, aciz kaldık gibi sanki biz yaşamdan.
hatta bu da yetmedi, kaybettik üstüne üstlük aynı zamanda biz yaşamı.
artık gazete sayfalarında hergün alışılır manşetlerce rastlar olduk "
yaşama sevincimiz kayboldu, hükümsüzdür" haberlerine.
o
kadar ki; ya çöplükte unutulmuş (!) bir bebek ya da üçüncü sayfada
minik puntolarla yazılmış bir intihar haberiyle okuyoruz yaşam
hükümsüzlüklerini.
yanımızda yöremizde ne kadar mutlu
insan varsa onlar; ağaçlar, gelen ilkbahar, giden hazan, yağan kar
taneleri, dalındaki kırmızı elma; bu üçüncü sayfa haberleriyle
hükümsüzleşiveriyor aniden içimizi burarak. mutluluğumuzun "hükmü yok"
haberleriyle donatılmış tam teşekküllü gazeteler, birgün öncesinin
yitirilmiş, kaybolmuş sevinçlerini ve yaşamın renkli baskı - kimi
zaman kuşe (!) kağıt- fotoğraflarını satışa sunuyor, ekleriyle beraber
tabiki de. yüz degil, yetmisbes hic degil, elli kuruşa hergün satın
alıyoruz artık kaybedilmişlik kolleksiyonunu gazete bayimizden.
eksikliğini
hiç duymuyoruz artık farklılığın farklı olmanın. aynı giysiler içinde,
aynı haberlere konu ve de konuk olarak neredeyse aynı beden oluyoruz.
Tek beden kendimiz olmak yerine.
bu kadar insanın
sığamayacağı bir aynı beden yaratmaya çalışıyoruz farklılığımıza sıkı
bir rejim yaptırarak. sabah, öğlen, akşam ölçüyoruz ayna karşısında
elalemciliğimizi bi şekilde: aynı olmaya daha ne kadar var diye.
aynıyız hepimiz farksızız artık.
eskiden
TRT'de izlediğim tektip giysili insanlar - bana göre o zamanlar-
sadece ağızlarını açıp kapatan insanlardı ve ben o zaman çocuktum tabi.
şimdi
tek tip giysi içinde kimi görsem çevremde, hemen TRT' nin o hali
geliyor aklıma ve bakıyorum o çocuğun gözü ile : bu tektip insanlar da
ağızlarını açıp kapatıyorlar mı diye.
tüm bunları bir yana koyduğumuzda bir bakalım durumumuza.
ne zamandır hatırlanıyor çook uzaklardan gelen aşk mektupları, sevgilimize fark ettirmeden verdiğimiz sıcak öpücükler?
sabaha kadar uykusuzca yapılan uzun sohbetler, ne zamandır yapıl(a)mıyor?
ya
o, bir anda karar verip 600km ötedeki arkadaşımızı dört saatliğine de
olsa görmek için otobüse binip yola çizdiğimiz uzun altı saatlik
sabırsız çizgi hala duruyor mu içimizde?
paslı
bir demir gibi gıcırdıyor mu geçmişin anıları aynılıkların güneş
görmeyen yatağında. ve biz, bir çemberin paslı halkaları olarak yaşamaya
daha ne kadar dayanabiliriz ki, gökyüzünde her sabah işleyen parıltılı
bir demir varken ???
sabriye miray köroğlu-1999
"metindeki gazete satis birimleri gunumuze cevrilmistir"
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder