yıllar sonra şehre geri dönünce Günizi, o otele gitti, son kez kahvaltı ettikleri.
gecenin dördünde aramışlardı oteli sabah kahvaltınız kaçta başlıyor
diye, biz yoldayız da demişlerdi gülüşmelerle. halbuki otelin dibindeydi
evleri ve o saatte tüm aşıkların yaptığı ibadeti yapıyorlardı. sabahı
etmişlerdi sonra da kahvaltı.
o sabah oturdukları masaya oturdu Günizi ama kahvaltı söylemedi, edemezdi. Emir'in
en yakın arkadaşının telefonu getirmişti onu yeniden şehre. bunca zaman
sonra yeşil bir sandığa sakladığı hatıraları hiç sararmadan açılıp
serilmişti hayatına itina ile bir çeyiz gibi. Miray çay severdi çay
söyledi o da kendine, herşeyi ama herşeyi anlatmalıydı ona artık,
gelince. bir tek Miray onu yargılamadan dinler ve ne yapacağını
söyleyebilirdi. çay gelirken arkada çalan şarkı ile coştu yine
gözyaşları "beni hatırladın mı" diyordu adam şarkıda... gideli 7 yıl
olmuştu her yeri Emir dolu bu şehirden ve hiçbir bina inşa edilmeden
kalmış sit alanı gibiydi hala kalbi. gelmese miydi geri? bekledi Miray'ı
şarkı boyunca...
sBrY
23.10.2018
(ben ve birkaç kişi daha isimli kitaptan)
23 Ekim 2018 Salı
1 Ekim 2018 Pazartesi
güniZi
saat kaç olmuş diye telefonuna uzandı Günizi, saat sabahın 5’iydi. bunu Emir’e söylediğinde ikisini de bir kahkaha tufanı yakaladı yatakta. tam
tamına 6 saattir aralıksız sevişiyorlardı ve sabah olmak üzereydi neredeyse. bedenlerindeki
hazzın keyfini sürmek için sarıldılar gülüşmelerinin arasında. planlarına bir
Tantra eğitimini almaları gerektiğini ve sevişmelerinden daha ne kadar zevk
alınırı konuştular.
kaç kere orgazm olmuştu onu bile hatırlamayan Günizi Emir’ in bir hayal olduğunu düşünmüyor değildi, bu adam onun tüm hayatını temize çekiyordu bedenindeki haz noktalarına dokundukça. kaç gecedir zamanın ayırdında olmadan saatlerce sevişiyorlardı, bir gün Emir'in Günizi' ne duygudan yoksunca " sen de ihtiyacın olduğunda sevişmek için birini eğitebilirsin, ben de başkaları ile olacağım zaten " diyeceğini hiç bilmeden.
kaç kere orgazm olmuştu onu bile hatırlamayan Günizi Emir’ in bir hayal olduğunu düşünmüyor değildi, bu adam onun tüm hayatını temize çekiyordu bedenindeki haz noktalarına dokundukça. kaç gecedir zamanın ayırdında olmadan saatlerce sevişiyorlardı, bir gün Emir'in Günizi' ne duygudan yoksunca " sen de ihtiyacın olduğunda sevişmek için birini eğitebilirsin, ben de başkaları ile olacağım zaten " diyeceğini hiç bilmeden.
bütün bu yaşananların gerçekliğini sorgularken kendine tanık
olarak Melek’le konuşuyordu her sabah Günizi telefonda. olanı biteni anlatıyor
ve bu adam gerçek mi gerçekten diye ona soruyordu. Melek de ona yaşa Günizi bak
ne güzel hisler bunlar sesin harika geliyor kaç gündür biliyor musun?diyordu. her ikisi de henüz hiç şey bilmiyordu Günizi’ nin gittiği yolun sonu hakkında.
bütün bu yaşanılanları bir gün bir terapistin koltuğunda anlatırken hıçkırıklara boğulacağını bilmeden geçiyordu günler.
sBrY
01.10.2018
( ben ve birkaç kişi daha isimli kitaptan )
( ben ve birkaç kişi daha isimli kitaptan )
19 Eylül 2018 Çarşamba
günİzi
Günizi derin dondurucudan ağrıyan bileğine buz almak için açtı dolabın
kapağını, buza uzandı, kabın yanındaki poşete takıldı gözü. buz kabı
ayağına düşünce kalbine bastı iki elini birden.ıspanaktı alt tarafı
buzdolabındaki, Emir’ in evi terk etmeden evvel yaptığı son yemekten
kalan bir gıdım ıspanak.
eli telefona gitti whatsapp’ı açtı iletisine “alt tarafı ıspanak ulan” diye yazarak onu değiştirdi. ne ağrıyan bileği umurundaydı şimdi ne de buzun düşüp kanattığı ayağı. odasına gitti ve bilgisayarını açıp Emir’in ona yazdıklarına ulaştı klasörler arasında. bir esrarkeş gibi, ekrana bakarak kendisine yazılanları içine çekti okuyup okuyup; rahatladı sonra, inandı yeniden, o yaşananların gerçekten yaşandığına. halbuki terapisti ona "sana Emir’i hatırlatan her şeyden uzaklaş; gerekirse sana yazdıklarını sil, hediyelerini de bir daha görmeyeceğin şekilde yok et..." demişti. ama buzdolabındaki o bir gıdım ıspanak gözden kaçmıştı işte... alt tarafı ıspanak ulan...
sBrY
19.09.2018
( ben ve birkaç kişi daha isimli kitaptan )
eli telefona gitti whatsapp’ı açtı iletisine “alt tarafı ıspanak ulan” diye yazarak onu değiştirdi. ne ağrıyan bileği umurundaydı şimdi ne de buzun düşüp kanattığı ayağı. odasına gitti ve bilgisayarını açıp Emir’in ona yazdıklarına ulaştı klasörler arasında. bir esrarkeş gibi, ekrana bakarak kendisine yazılanları içine çekti okuyup okuyup; rahatladı sonra, inandı yeniden, o yaşananların gerçekten yaşandığına. halbuki terapisti ona "sana Emir’i hatırlatan her şeyden uzaklaş; gerekirse sana yazdıklarını sil, hediyelerini de bir daha görmeyeceğin şekilde yok et..." demişti. ama buzdolabındaki o bir gıdım ıspanak gözden kaçmıştı işte... alt tarafı ıspanak ulan...
sBrY
19.09.2018
( ben ve birkaç kişi daha isimli kitaptan )
17 Eylül 2018 Pazartesi
gÜnizi
-sen nasıl bu kadar bahar kalabildin, dedi adam; odun çıtırtıları arasında sesi yankılanmıştı.
sadece gülümsedi Günizi ve radyodan yükselen müzik ile şaraplarını yudumladılar, cevapları umursamayarak...
bu anı, yıllar sonra bir sobanın çıtırtısında tekrar hatırlayacaktı...
adamın çekip gitmesinden sonra annesinin soğuk taştan dizlerine yaslanıp soracaktı.
-dondurma yedikten sonra su içiyordum tamam da ya aşık olduktan sonra ne yapıyordum anne? diye...
sBrY
17.09.2018
( ben ve birkaç kişi daha isimli kitaptan )
sadece gülümsedi Günizi ve radyodan yükselen müzik ile şaraplarını yudumladılar, cevapları umursamayarak...
bu anı, yıllar sonra bir sobanın çıtırtısında tekrar hatırlayacaktı...
adamın çekip gitmesinden sonra annesinin soğuk taştan dizlerine yaslanıp soracaktı.
-dondurma yedikten sonra su içiyordum tamam da ya aşık olduktan sonra ne yapıyordum anne? diye...
sBrY
17.09.2018
( ben ve birkaç kişi daha isimli kitaptan )
18 Nisan 2018 Çarşamba
merAk
merak mayamda var ayol; eğer merak etmiyorsam, endişe
duyulmaya başlanabilir benimle ilgili mesela... çünkü merak etmiyorsam hiç umurumda
değil demektir olan ve biten...
bu başkalarında başka türlüdür belki ama bende çok net...
çocukluktan kalma bir alışkanlık bu bendeki, mesela çocukken
sokakta bi deli görsem kim bu diye merak eder onu anneme göstermek için eve
getirirdim, akabinde terliği yerdim ama bu benim merakımı perçinlerdi. :D
nefes alıp vermekle merakımı canlı tuttum tutuyorum da, her
şeye dair meraklıydım bu zamana kadar ve bundan sonra da öyle meraklı kalacağım…
iyidir merak, canlandırır ve zihnimizi yıkar, keseler, alt
üst eder, tazeler… meraklıysa bi insan neşelidir de aynı zamanda, neşe de verir
çünkü her şey değişir zamanla ve yenilenmelidir insan MERAKLA…
sBrY
18.04.2018
17 Nisan 2018 Salı
heYkel
Bu fotoğrafta kendini yontandan başka bir kimse görebiliyor musunuz?
Orada o taşın altında bir BEN var.
O’nun nasıl yontulacağı ve ortaya ne çıkacağı sadece benim sorumluluğumda. Bu konuda etrafımda taşın belki cinsini ve belki nasıl iyi yontulacağını bilen, belki elimdeki çekicin nasıl doğru vurulacağını bilen, çivinin hangi açılarla tutulacağını bilen, karanlıkta kaldığımda bana kendimi görmem için ışık tutan ÖĞRETMENLER vardı ve var olacaklar da. Bu rehberler kendimi nasıl ortaya çıkarabileceğim konusunda yön göstermek adına, konuyu bana olaylarla durumlarla anlatıp, belki de kendilerinin çekiç darbelerini göstererek destek olmuşlar ve olacaklardır da.
Minnetle hepsini kabul ederek yaşıyorum, yaşayacağım lakin; o taşın içindekinin ve o taş halime şekil verme işini yapanın ben olduğumu ASLA unutmuyorum. Kimsenin eline ne çekicimi ne de çivimi vermeyeceğim; şu zamana kadar buna izin verdiğim anlar oldu ve o zaman ortaya çıkan ben, BEN değil bir başka BEN’e benzemeye başladı. Ama HAYIR...
Şu hayatta ışık tutmayı bilen her bir rehberime sevgi ve minnetlerimle… Ben kendi kendimin heykeltıraşıyım, kendime şekil vermem için, sizi dinler ve izlerim lakin herkes kendi taşının heykeltıraşı, hayatımdaki tüm izler benim verdiğim emekle var oldu, bundan sonra da öyle olacak… Diğer türlüsü benim ruhuma ters…
Orada o taşın altında bir BEN var.
O’nun nasıl yontulacağı ve ortaya ne çıkacağı sadece benim sorumluluğumda. Bu konuda etrafımda taşın belki cinsini ve belki nasıl iyi yontulacağını bilen, belki elimdeki çekicin nasıl doğru vurulacağını bilen, çivinin hangi açılarla tutulacağını bilen, karanlıkta kaldığımda bana kendimi görmem için ışık tutan ÖĞRETMENLER vardı ve var olacaklar da. Bu rehberler kendimi nasıl ortaya çıkarabileceğim konusunda yön göstermek adına, konuyu bana olaylarla durumlarla anlatıp, belki de kendilerinin çekiç darbelerini göstererek destek olmuşlar ve olacaklardır da.
Minnetle hepsini kabul ederek yaşıyorum, yaşayacağım lakin; o taşın içindekinin ve o taş halime şekil verme işini yapanın ben olduğumu ASLA unutmuyorum. Kimsenin eline ne çekicimi ne de çivimi vermeyeceğim; şu zamana kadar buna izin verdiğim anlar oldu ve o zaman ortaya çıkan ben, BEN değil bir başka BEN’e benzemeye başladı. Ama HAYIR...
Şu hayatta ışık tutmayı bilen her bir rehberime sevgi ve minnetlerimle… Ben kendi kendimin heykeltıraşıyım, kendime şekil vermem için, sizi dinler ve izlerim lakin herkes kendi taşının heykeltıraşı, hayatımdaki tüm izler benim verdiğim emekle var oldu, bundan sonra da öyle olacak… Diğer türlüsü benim ruhuma ters…
10 Nisan 2018 Salı
solAk
ne zaman içim daralsa demli bir çay da bulmamışsam hele bir de, gider
sırtımı bir ağaca yaslarım sakinleşmek için, o hiç sorgulamaz, nasılsam
öyle kabul eder ve dinler beni.sevgim solaktır keza benim, bu yüzden
kimi sevsem ona tersim, ama napiim tabiatım böyle, hayata solaklığım
doğuştan...
sBrY
10.04.2016
sBrY
10.04.2016
5 Nisan 2018 Perşembe
yanlış anlaMa
sakın yanlış anlama derdimi anlatmak
için zamanı kullandım sadece. ışık tutmak istedim akıp giden
saniyelere. biliyorum çok uzun zamandır sevişmiyoruz, tenimin sesini
duymuyorsun. ama olsun playback yapan bir kişilikle berabersin bana
inat. üzülürdüm aslında başka zaman olsa buna lakin sen mutlu olacaksın
diye de asmıyorum yüzümü. harcadık biz elimizdeki bozuklu zamanı.
yedik bitirdik yaşamlarımızı. ilişkimiz ise önce una, sonra yumurta ve
galetaya bulanip kızgın duygularda YANDI...
sabriye miray köroğlu
05.03.2011
emekleyen yazılar - 3
otururken kalkarken ne düşünüyoruz biz sürekli? bir plan var mı
aklımızda yoksa gün ne getirirse isimli krokiye uyanlardan yani an ne
gerektirise onu yapanlardan mıyız?
sabah kalktığımızda mesela, güneşin şakşakçısı kuşlar bütün gece sessizliğinin acısını çıkartırcasına konuşurken penceremizde - ki bu genelde hep serçe olur şehirlerde- kalkıp perdelerimizi açmak yerine, mutfağa gidip koyu acı kahve içenlerden miyiz ki acaba biz, leziz bir kahvaltı yapmak yerine ???
acizleştik, aciz kaldık gibi sanki biz yaşamdan. hatta bu da yetmedi, kaybettik üstüne üstlük aynı zamanda biz yaşamı. artık gazete sayfalarında hergün alışılır manşetlerce rastlar olduk " yaşama sevincimiz kayboldu, hükümsüzdür" haberlerine.
o kadar ki; ya çöplükte unutulmuş (!) bir bebek ya da üçüncü sayfada minik puntolarla yazılmış bir intihar haberiyle okuyoruz yaşam hükümsüzlüklerini.
yanımızda yöremizde ne kadar mutlu insan varsa onlar; ağaçlar, gelen ilkbahar, giden hazan, yağan kar taneleri, dalındaki kırmızı elma; bu üçüncü sayfa haberleriyle hükümsüzleşiveriyor aniden içimizi burarak. mutluluğumuzun "hükmü yok" haberleriyle donatılmış tam teşekküllü gazeteler, birgün öncesinin yitirilmiş, kaybolmuş sevinçlerini ve yaşamın renkli baskı - kimi zaman kuşe (!) kağıt- fotoğraflarını satışa sunuyor, ekleriyle beraber tabiki de. yüz degil, yetmisbes hic degil, elli kuruşa hergün satın alıyoruz artık kaybedilmişlik kolleksiyonunu gazete bayimizden.
eksikliğini hiç duymuyoruz artık farklılığın farklı olmanın. aynı giysiler içinde, aynı haberlere konu ve de konuk olarak neredeyse aynı beden oluyoruz. Tek beden kendimiz olmak yerine.
bu kadar insanın sığamayacağı bir aynı beden yaratmaya çalışıyoruz farklılığımıza sıkı bir rejim yaptırarak. sabah, öğlen, akşam ölçüyoruz ayna karşısında elalemciliğimizi bi şekilde: aynı olmaya daha ne kadar var diye.
aynıyız hepimiz farksızız artık.
eskiden TRT'de izlediğim tektip giysili insanlar - bana göre o zamanlar- sadece ağızlarını açıp kapatan insanlardı ve ben o zaman çocuktum tabi.
şimdi tek tip giysi içinde kimi görsem çevremde, hemen TRT' nin o hali geliyor aklıma ve bakıyorum o çocuğun gözü ile : bu tektip insanlar da ağızlarını açıp kapatıyorlar mı diye.
tüm bunları bir yana koyduğumuzda bir bakalım durumumuza.
ne zamandır hatırlanıyor çook uzaklardan gelen aşk mektupları, sevgilimize fark ettirmeden verdiğimiz sıcak öpücükler?
sabaha kadar uykusuzca yapılan uzun sohbetler, ne zamandır yapıl(a)mıyor?
ya o, bir anda karar verip 600km ötedeki arkadaşımızı dört saatliğine de olsa görmek için otobüse binip yola çizdiğimiz uzun altı saatlik sabırsız çizgi hala duruyor mu içimizde?
paslı bir demir gibi gıcırdıyor mu geçmişin anıları aynılıkların güneş görmeyen yatağında. ve biz, bir çemberin paslı halkaları olarak yaşamaya daha ne kadar dayanabiliriz ki, gökyüzünde her sabah işleyen parıltılı bir demir varken ???
sabriye miray köroğlu-1999
"metindeki gazete satis birimleri gunumuze cevrilmistir"
sabah kalktığımızda mesela, güneşin şakşakçısı kuşlar bütün gece sessizliğinin acısını çıkartırcasına konuşurken penceremizde - ki bu genelde hep serçe olur şehirlerde- kalkıp perdelerimizi açmak yerine, mutfağa gidip koyu acı kahve içenlerden miyiz ki acaba biz, leziz bir kahvaltı yapmak yerine ???
acizleştik, aciz kaldık gibi sanki biz yaşamdan. hatta bu da yetmedi, kaybettik üstüne üstlük aynı zamanda biz yaşamı. artık gazete sayfalarında hergün alışılır manşetlerce rastlar olduk " yaşama sevincimiz kayboldu, hükümsüzdür" haberlerine.
o kadar ki; ya çöplükte unutulmuş (!) bir bebek ya da üçüncü sayfada minik puntolarla yazılmış bir intihar haberiyle okuyoruz yaşam hükümsüzlüklerini.
yanımızda yöremizde ne kadar mutlu insan varsa onlar; ağaçlar, gelen ilkbahar, giden hazan, yağan kar taneleri, dalındaki kırmızı elma; bu üçüncü sayfa haberleriyle hükümsüzleşiveriyor aniden içimizi burarak. mutluluğumuzun "hükmü yok" haberleriyle donatılmış tam teşekküllü gazeteler, birgün öncesinin yitirilmiş, kaybolmuş sevinçlerini ve yaşamın renkli baskı - kimi zaman kuşe (!) kağıt- fotoğraflarını satışa sunuyor, ekleriyle beraber tabiki de. yüz degil, yetmisbes hic degil, elli kuruşa hergün satın alıyoruz artık kaybedilmişlik kolleksiyonunu gazete bayimizden.
eksikliğini hiç duymuyoruz artık farklılığın farklı olmanın. aynı giysiler içinde, aynı haberlere konu ve de konuk olarak neredeyse aynı beden oluyoruz. Tek beden kendimiz olmak yerine.
bu kadar insanın sığamayacağı bir aynı beden yaratmaya çalışıyoruz farklılığımıza sıkı bir rejim yaptırarak. sabah, öğlen, akşam ölçüyoruz ayna karşısında elalemciliğimizi bi şekilde: aynı olmaya daha ne kadar var diye.
aynıyız hepimiz farksızız artık.
eskiden TRT'de izlediğim tektip giysili insanlar - bana göre o zamanlar- sadece ağızlarını açıp kapatan insanlardı ve ben o zaman çocuktum tabi.
şimdi tek tip giysi içinde kimi görsem çevremde, hemen TRT' nin o hali geliyor aklıma ve bakıyorum o çocuğun gözü ile : bu tektip insanlar da ağızlarını açıp kapatıyorlar mı diye.
tüm bunları bir yana koyduğumuzda bir bakalım durumumuza.
ne zamandır hatırlanıyor çook uzaklardan gelen aşk mektupları, sevgilimize fark ettirmeden verdiğimiz sıcak öpücükler?
sabaha kadar uykusuzca yapılan uzun sohbetler, ne zamandır yapıl(a)mıyor?
ya o, bir anda karar verip 600km ötedeki arkadaşımızı dört saatliğine de olsa görmek için otobüse binip yola çizdiğimiz uzun altı saatlik sabırsız çizgi hala duruyor mu içimizde?
paslı bir demir gibi gıcırdıyor mu geçmişin anıları aynılıkların güneş görmeyen yatağında. ve biz, bir çemberin paslı halkaları olarak yaşamaya daha ne kadar dayanabiliriz ki, gökyüzünde her sabah işleyen parıltılı bir demir varken ???
sabriye miray köroğlu-1999
"metindeki gazete satis birimleri gunumuze cevrilmistir"
emekleyen yazılar - 2
tehlikeli oyunlar oynuyoruz hergün kendimizle, birbirimizle.
korkularımız kanat çırparken semalarımızda, cesareti gönlümüzün en
mahrem yerinde saklıyoruz kötü gunler için. Kötü günlerde kullanıyoruz
onu. kötü günler iki nokta üst üste; gereksiz bir kavga, ayrılık,
ümitsiz bir aşk...
minik minik kağıtlara yazarken kaçak kelimelerimizi cesaretimiz her nasılsa coşuyor da...biri bu kağıtları sehven bulup okuduğunda, o kağıtlar bir arkadaşımızın varsa kardeşimizin, abi ya ablamızın cesaretinin iyeligine geçiyor bizim büyük övgülerimizle. evlatlık veriyoruz cesaretli tarafimizi utancımıza. evden çıkarken elimize okunmak için tutuşturulan, bir mektuptan çıkmış olan ya da bir arkadaşınızın yolda görüp size verdiği ve bu kadar işinizin arasında okumayı unuttuğunuz bir kağıt parçası oluyor cesaretimiz o yazıyı bulup okuyanın ellerinde. bu olaydan sonra kelimelerimiz, isimsiz bir kağıt parçasında asılı, saklanıyor unutulmanın pençelerinde. oyunun kuralı bu çünkü : KENDİNOLAMAZSIN...
tehlikeli oyunlar oynuyoruz. büyük kentlerde insanlardan kaçan güvercinler, serçeler gibi kaçıyoruz kendimizden. kaçtıkça yaklaştıklarımız iki ayaklı liman şehirler oluyor. "merhaba" , "nasılsın", "kendine iyi bak", diyor o şehirler bize. onlara cevap verirken fark ediyoruz ki kaçılan bir liman şehriyiz biz de. "sana da merhaba", "iyiyim, sen?", " sen de kendine iyi bak" derken bu oyunu kuralları ile oynamanın dikenli rahatlığıyla "bu da tamam" diyerek devam ediyoruz oyunumuza...
adı hergün her saat değişebiliyor tehlikeli oyunumuzun. saklambaç oluyor bazen. sevgiyi bizi bulması icin EBE yapıyoruz. oysa O gözü kapalı sayarken biz, sek sek oynayarak yılları atlıyoruz tek ayak üzerinde çizgilere basmadan...
hepimiz ama hepimiz fark etmeden bir nefer gibi hareket ediyoruz oyunda. öyle ki; çelik çomaktaki çomak olup fırlatılıyoruz oradan oraya. ardımızda bizi yakalamak için koşturansa direnci kalmamış yalnızlığımız oluyor...
bir kırk yıl kadar gözü kapalı duvara dayalı olarak sayı saymış olan sevgi; " önüm arkam SOBE" deyip gözlerini açtığında; kendini, çelik çomak oynamaktan yorulmuşların bulunduğu bir içki sofrasında, aşkın koluna girmiş ve seksin kucağında fotoğraflanirken buluveriyor. o, fark etmeden herşeyiyle tüketmiş, her hale sokmuştuk biz sevgiyi gazete manşetlerinde, garsoniyerlerde, magazinlerin satır aralarında...
eee işte kendi gitmiş adı kalmıştı yadigar sevginin. aslında o da bence İsa gibi sadece bu dünyadan çekildi daha fazla ölmemek için içimizde. sevgi, ellerine ayaklarına çaktığımız çivilerin sızısını bırakıp içimize, yukarı yükseldi ve geldiği yerden bize bakarak onsuz yaşamımızı " kelime" siyle hayatımızı seyrediyor şimdi...
aslında yahuda gibi suçluyuz hepimiz.onun İsa'ya yaptığını biz sevgiye yapmış, yerini göstermiştik onun, yok etmeleri için oyunun çivili çarkları içinde. yokedicilerse oyuncular / oyun kurucular...
oyunumuzun dini haline getirip değiştirdiğimiz, her hale soktuğumuz, çeşitli çevirilerini yaptığımız sevgi; şimdi, cibilliyetinden faydalanılarak yarattığımız, çıkarlarla yaşayışımızı yukarıdan izlemekte...
tehlikeli bir oyun oynuyoruz arkadaşlar biz kelimelerle. herşeyi kelimelere bıraktık, yaşıyoruz. sevgikelimesi, umutkelimesi, aşkkelimesi, sevişmekkelimesi...vs. sadece dublörlerle çevrilen bir film ne kadar etkili olabilirse; sadece kelimelerle de o kadar etkili bizim yaşamımız. yaşamımız artık TEHLİKELİ bir OYUN. oyunun kuralı : KENDİNOLAMAZSIN...
sabriye miray köroğlu - 1999
"oğuz atay'ın 'tehlikeli oyunlar' kitabı okunduktan sonra yazılmıştır. kendisini saygi ile aniyorum."
minik minik kağıtlara yazarken kaçak kelimelerimizi cesaretimiz her nasılsa coşuyor da...biri bu kağıtları sehven bulup okuduğunda, o kağıtlar bir arkadaşımızın varsa kardeşimizin, abi ya ablamızın cesaretinin iyeligine geçiyor bizim büyük övgülerimizle. evlatlık veriyoruz cesaretli tarafimizi utancımıza. evden çıkarken elimize okunmak için tutuşturulan, bir mektuptan çıkmış olan ya da bir arkadaşınızın yolda görüp size verdiği ve bu kadar işinizin arasında okumayı unuttuğunuz bir kağıt parçası oluyor cesaretimiz o yazıyı bulup okuyanın ellerinde. bu olaydan sonra kelimelerimiz, isimsiz bir kağıt parçasında asılı, saklanıyor unutulmanın pençelerinde. oyunun kuralı bu çünkü : KENDİNOLAMAZSIN...
tehlikeli oyunlar oynuyoruz. büyük kentlerde insanlardan kaçan güvercinler, serçeler gibi kaçıyoruz kendimizden. kaçtıkça yaklaştıklarımız iki ayaklı liman şehirler oluyor. "merhaba" , "nasılsın", "kendine iyi bak", diyor o şehirler bize. onlara cevap verirken fark ediyoruz ki kaçılan bir liman şehriyiz biz de. "sana da merhaba", "iyiyim, sen?", " sen de kendine iyi bak" derken bu oyunu kuralları ile oynamanın dikenli rahatlığıyla "bu da tamam" diyerek devam ediyoruz oyunumuza...
adı hergün her saat değişebiliyor tehlikeli oyunumuzun. saklambaç oluyor bazen. sevgiyi bizi bulması icin EBE yapıyoruz. oysa O gözü kapalı sayarken biz, sek sek oynayarak yılları atlıyoruz tek ayak üzerinde çizgilere basmadan...
hepimiz ama hepimiz fark etmeden bir nefer gibi hareket ediyoruz oyunda. öyle ki; çelik çomaktaki çomak olup fırlatılıyoruz oradan oraya. ardımızda bizi yakalamak için koşturansa direnci kalmamış yalnızlığımız oluyor...
bir kırk yıl kadar gözü kapalı duvara dayalı olarak sayı saymış olan sevgi; " önüm arkam SOBE" deyip gözlerini açtığında; kendini, çelik çomak oynamaktan yorulmuşların bulunduğu bir içki sofrasında, aşkın koluna girmiş ve seksin kucağında fotoğraflanirken buluveriyor. o, fark etmeden herşeyiyle tüketmiş, her hale sokmuştuk biz sevgiyi gazete manşetlerinde, garsoniyerlerde, magazinlerin satır aralarında...
eee işte kendi gitmiş adı kalmıştı yadigar sevginin. aslında o da bence İsa gibi sadece bu dünyadan çekildi daha fazla ölmemek için içimizde. sevgi, ellerine ayaklarına çaktığımız çivilerin sızısını bırakıp içimize, yukarı yükseldi ve geldiği yerden bize bakarak onsuz yaşamımızı " kelime" siyle hayatımızı seyrediyor şimdi...
aslında yahuda gibi suçluyuz hepimiz.onun İsa'ya yaptığını biz sevgiye yapmış, yerini göstermiştik onun, yok etmeleri için oyunun çivili çarkları içinde. yokedicilerse oyuncular / oyun kurucular...
oyunumuzun dini haline getirip değiştirdiğimiz, her hale soktuğumuz, çeşitli çevirilerini yaptığımız sevgi; şimdi, cibilliyetinden faydalanılarak yarattığımız, çıkarlarla yaşayışımızı yukarıdan izlemekte...
tehlikeli bir oyun oynuyoruz arkadaşlar biz kelimelerle. herşeyi kelimelere bıraktık, yaşıyoruz. sevgikelimesi, umutkelimesi, aşkkelimesi, sevişmekkelimesi...vs. sadece dublörlerle çevrilen bir film ne kadar etkili olabilirse; sadece kelimelerle de o kadar etkili bizim yaşamımız. yaşamımız artık TEHLİKELİ bir OYUN. oyunun kuralı : KENDİNOLAMAZSIN...
sabriye miray köroğlu - 1999
"oğuz atay'ın 'tehlikeli oyunlar' kitabı okunduktan sonra yazılmıştır. kendisini saygi ile aniyorum."
emekleyen yazılar - 1
yalancıyım ben. hem de doğduğum günden beri. kıçıma şaplağı yediğim
bir doğumhanede elime bir sepet yalan verdi, şimdi ustam olan
yalancılar. kırdılar doğruların kollarını bacaklarını; satabilmem icin
acındırarak insanlara yalanları, herhangi bir köşebaşında...
bir bebekken öğrendim yalan satmayı dünyaya. yalandan küstüm, yalandan ağladım. baktım ki ilgi çekiyorum,devam ettim yalancıktan yaşamaya.
sabriye miray köroğlu
1996
bir bebekken öğrendim yalan satmayı dünyaya. yalandan küstüm, yalandan ağladım. baktım ki ilgi çekiyorum,devam ettim yalancıktan yaşamaya.
sabriye miray köroğlu
1996
teSt
hayat; aynı arkalarında cevapları olan testler gibi.
cevaplara bakmadan doğruyu bulmaya çalışıyorsun; karalayıp yazıp çizip sağlama yapıyorsun ve işaretliyorsun kendi bulduğun cevabı.
mesela bazı soru(n)ları boş bırakıyor; kendine tanıdığın zamandan eğer arta kalırsa geriye dönüp o boş bıraktıklarını da çözmeye çabalıyorsun.
zamanın doluyor tabii, sonra cevapları zaten belli olan o soruları doğru mu yapmışım diye bi kontrol ediyorsun ve görüyorsun ki tüm çabayı aslında elinin altında olan cevapları bulmaya harcamışsın...
şimdi sorum geliyor ; desene bana senin yaptıkların mı, bulduğun çözümler mi, cevaplar mı kader, yoksa sen mi kaderin kendisisin...???
sBrY
05.04.2016
cevaplara bakmadan doğruyu bulmaya çalışıyorsun; karalayıp yazıp çizip sağlama yapıyorsun ve işaretliyorsun kendi bulduğun cevabı.
mesela bazı soru(n)ları boş bırakıyor; kendine tanıdığın zamandan eğer arta kalırsa geriye dönüp o boş bıraktıklarını da çözmeye çabalıyorsun.
zamanın doluyor tabii, sonra cevapları zaten belli olan o soruları doğru mu yapmışım diye bi kontrol ediyorsun ve görüyorsun ki tüm çabayı aslında elinin altında olan cevapları bulmaya harcamışsın...
şimdi sorum geliyor ; desene bana senin yaptıkların mı, bulduğun çözümler mi, cevaplar mı kader, yoksa sen mi kaderin kendisisin...???
sBrY
05.04.2016
9 Mart 2018 Cuma
manAv
insanlar domates salatalık değildir ki daha iyisini bulabilir miyim diye
kalbini ruhunu yoklayasın olmadı bir başka manava bakasın...
her zaman daha iyisi vardır, lakin sen yemek yapmayı bilmiyorsan en harikası bile kar etmez sana üstadım...
üzmeyin domatesleri salatalıkları onların da canı var, başka manavda daha iyisi var mı derken var olan da çürür gider eli boş ölürsün...
09.03.2017
sBrY
her zaman daha iyisi vardır, lakin sen yemek yapmayı bilmiyorsan en harikası bile kar etmez sana üstadım...
üzmeyin domatesleri salatalıkları onların da canı var, başka manavda daha iyisi var mı derken var olan da çürür gider eli boş ölürsün...
09.03.2017
sBrY
9 Şubat 2018 Cuma
veFa
VEFA güzel kelime, çok severim de hani... bir çok insani olguyu besler
anlam olarak, etimolojisine baktığımızda Arapça ve İbranice'de
rastlıyoruz köklerine, eski de bir kelime yani...
velakin VEFA artık, MÜTEVEFFA günümüzde, herkeste de bir garip arayış bu halden, ne ilginçtir ki...
VEFA güzel kelime severim ve yaşarım, hatta aynı kökten gelen bir kelime ile anlatmak gerekirse İFAde ederim onu... kıymet bilmek güzel şey...
sBrY
27.01.2017
velakin VEFA artık, MÜTEVEFFA günümüzde, herkeste de bir garip arayış bu halden, ne ilginçtir ki...
VEFA güzel kelime severim ve yaşarım, hatta aynı kökten gelen bir kelime ile anlatmak gerekirse İFAde ederim onu... kıymet bilmek güzel şey...
sBrY
27.01.2017
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

